7 Mart 2016 Pazartesi

Yeni Başlayacaklar İçin Siyah-Beyaz Film Önerileri -1-


Aklımdaki projeleri hataya geçiremeden bir sonraki planıma maalesef ki geçemiyorum. Bu yüzden neredeyse bir aydır bu yazıyı yazmak istediğim için bloguma yeni bir post hazırlayamadım. Ne takıntı ama ?! Neyse ki büyük bir zevkle ve istekle yazımı hazırlamaya giriştim,umarım herkes tarafından keyifle ve ilgiyle okunacak bir yazı çıkartabilirim.

Eminim aramızda eski filmlere karşı ön yargısı olan arkadaşlar vardır. Siyah beyaz oluşları, görüntü kalitelerinin zayıf olması gibi sebeplerle izleme istediği doğmuyor olabilir. Yakın sayılabilecek bir zamana kadar ben de o kişilerden biriydim. Ancak film izlemeyi gerçekten seven ve bunu hobi edinmiş birisi olarak ön yargımı sorguladım ve izlemeye en azından bir yerden başlamaya karar verdim. Kendi adıma üzüldüm diyebilirim. Tahmin ettiğimin ötesinde, çok sevdim.

Belirtmek isterim ki ben bir sinema eleştirmeni tabii ki değilim. Burada paylaşacağım her film benim severek izlediğim, yeni başlayacakların sıkılmadan izleyeceğine inandığım, tamamen kendi zevklerim doğrultusunda oluşturduğum bir liste. 

Özellikle benden film önerisi almak isteyen arkadaşlarım için toplu bir cevap niteliğinde olacağı için bekletmeden asıl konuya geçiyorum;



1.VESİKALI YARİM -(1968)-


Vesikalı Yarim, 1968 yapımı siyah-beyaz Lütfi Akad filmi. Hüzünlü bir aşk hikayesini anlatan film, özgün sinema diliyle, Türk sinemasının klasiklerinden sayılmaktadır.
Film, manav Halil'le pavyon şarkıcısı Sabiha'nın aşk öyküsünü doğal ve çarpıcı diyaloglarla anlatır. Dönemin diğer Türk filmlerine göre karakterler ve olaylar, gerçeğe daha yakındır. Film, Türkân Şoray'ın 1958 de başladığı sinema hayatında 1967 yılında çevirdiği Ana filmiyle aldığı ödülden sonraki ikinci büyük ödül aldığı filmdir ve oyuncunun gelecekte hem Türk sinemasının en iyi oyuncularından biri, hem geniş hayran kitlesine sahip bir yıldız olacağının işaretlerini taşır.
Filmin akılda kalıcı unsurlarından biri de, Şükran Ay'ın seslendirdiği şarkılardır. Özellikle, finalde çalan Kalbimi Kıra Kıra şarkısı, filmle özdeşleşmiştir.


Türkan Şoray'ın bana göre en ama en güzel olduğu film ve dönemdir. Bu filmdeki alımını ve çalımını başka bir filmde hatırlayamıyorum. Çok genç olmasının bunda etkisi eminim büyüktür. Başrol denildiğinde esas kızın ve oğlanın enerjisinin uyumu bu filme bakılıp örnek alınmalı. İzzet Günay'ın karizması da yadsınamaz. Filmi izlerken ben de uyanan duygu şöyleydi: Türkan Şoray'ı ve İzzet Günay'ı değil ben Halil ve Sabiha'nın aşkını izliyorum. Bu aşkın varlığına kendimi kaptırdım. Öyle ki imkansız bir ilişki olduğunu bile bile kızamıyorsunuz. Bu da oyunculukların iyinin de ötesinde olması sayesinde, öyle ki sevgili Türkan Şoray ikinci büyük sinema ödülünün sahibi olmuş.

Kısacası bu filmle siyah-beyaz kuşağa adım atarsanız pişman olmazsanız.

..."Çok eskiden rastlaşacaktık."




2.SEVMEK ZAMANI- (1965)-


Sevmek Zamanı, 1965 yapımı siyah-beyaz Metin Erksan filmi.
Filmin teması surete aşık olmadır. Boyamaya girdiği bir evin duvarında asılı kadın resmine aşık olan boyacı Halil'in ve resmin sahibi Meral'in öyküsü anlatılır.

Film, çekildiği dönemde, alışılagelmişin dışındaki sinema anlayışı, konusu ve konuyu ele alma biçimi nedeniyle dağıtımcı bulamadığından gösterime girememiştir. Ancak, aynı dönemin Avrupa sinemasına paralel ve yenilikçi sinema dili nedeniyle seyretme imkânı bulanlarca çok beğenilmiş, zamanla kült statüsü edinmiştir.

Halil (Müşfik Kenter), adada ustası Mustafa'yla (Fadıl Garan) birlikte boyacılık yapmaktadır. Bir gün boyamaya girdiği boş köşklerden birinin üst katında, duvarda asılı bir kadın resmi görür ve resme aşık olur. Bir yıl boyunca her gün köşke girer ve resmi seyreder. Ancak, bir gün, köşkün sahibinin kızı olan resimdeki Meral (Sema Özcan), iki arkadaşıyla köşke gelir ve Halil'i resmini seyrederken görür.

Meral, Halil'in kendisine aşık olduğuna inanarak bu aşka karşılık verir. Oysa Halil, Meral'e değil, onun resmine aşıktır.


Benim izlediğim ilk siyah-beyaz film olur kendisi. Yeri önemlidir, sarsılmazdır. Evet çekildiği dönemde böyle bir filmin, anlatımın yayıncı bulamaması şaşırılacak bir durum değil. Dönemin Türk sineması için fazla spesifik olması bu durumu en iyi anlatan kelime sanırım. Bir resme aşık olmak, onunla bağ kurmak ve aslını reddetmek... Bu film bana ilk olarak Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna" sını hatırlattı. Okuyanlar bilir Raif Efendi, Maria Puder'in bir sergide karşılaştığı resmine, suretine vurulur. Maria Puder o resimdekinin kendisi olduğunu söylediğinde ise kabullenmekte çok zorlanır, inanmak istemez. 
Benzerlik taşıdıkları bu nokta filmi daha çok sevmemi sağladı. Bu film için olumsuz bir eleştiri yapamam ama sadece biraz fazla melankolik denilebilir, çekim yapılan mevsim şartları bile bu durumla bağdaşık. (hava düzenli olarak yağmurlu.) 


Ve en sevdiğim sahne, (son fotoğraf) oradaki diyalog filmin en duygusal sahnesi, az ağlamadım yalan söyleyemem.Son olarak filmin en vurucu cümlesi;

..."ben sana değil senin resmine aşığım"




3.CASABLANCA -(1942)-


Casablanca,yönetmenliğini Michael Curtiz'in üstlendiği Hollywood klasikleri arasında özel bir yere sahip filmdir.

Casablanca filminin ilk gösterimi, 1942 yılının 23 Kasım günü New York'ta yapıldı. Humphrey BogartIngrid BergmanClaude Rains ve Paul Henreid gibi dönemin usta oyuncularının başrol oynadığı 'Casablanca', gösterime girdiği 1943 
yılında En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo dallarında Oscar aldı.

Filmin konusu II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında geçmektedir. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow, Alman toplama kampından kaçarak Casablanca'ya gelir. Amacı Lizbon'a, oradan da ABD'ye iltica etmektir.
Fakat bütün umutları, şans eseri Casablanca'nın en meşhur gece kulübünün sahibi olan Rick'e bağlanmıştır. Rick, kaçış için gerekli olan pasaportlara sahip tek kişidir.
Öte yandan Rick'in, Victor'un yakalanması ya da ölmesi için önemli bir nedeni vardır. Victor'un karısı Ilsa, Rick'in bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı ve kalbinin derinliklerine gömdüğü büyük aşkıdır.



En çok beğendiğim Hollywood aktörlerinden Humphrey Bogart'ın baş rolünü paylaştığı bu film gerçek bir klasik. Fransız sömürgesi altındaki Fas'ın Casablanca şehrinde Amerika'ya irtica etmek üzere bekleyen Avrupalıların kaçış serüveninin ortasında bir aşk hikayesi anlatılıyor. Ama onurlu bir aşk. Bogart'ın karizmasına ayrı vurulurum zaten ama bu filmde aşık adamı oynarken ki hali bir başka :) İngrid Bergman'ın güzelliğine söz yok zaten. Ama Bergman'ın en çok sevdiğim özelliği filmde giydiği kıyafetler oldu,özellikle beyaz döpiyes takımı favorilerim arasında.

 Son olarak belirtmek istediğim nokta ise; sonunun beklenilen gibi bitmemesi. Şöyle ki kalıplaşmış bitişler vardır ya tahmin edilen,standartlaşmış,mutlu son olarak tabir edilen. Bu durum bir Casablanca'da bir de Sabrina'da yıkılıyor.Benim açımdan bu durum filmi izlemeye değer kılan en önemli özellik.

..."here's looking at you kid"




4.SABRİNA -(1954)-



Sabrina, Amerika'nın en zengin ailelerinden Larabee’lerin şoförü Fairchild’ın kızıdır. Çocukluğundan beri, ailenin lüks davetlerine katılmış ama tabi ki kim olduğu kendisine hatırlatılacak şekilde muamele görmüştür. Buna rağmen ailenin çapkın küçük oğlu David’e de gizli ve platonik bir aşk duymuştur. Sabrina yirmili yaşlarına geldiğinde babası onu hem bu takıntısından kurtarmak hem de aşçılık okuluna giderek iyi bir hayat sürmesine katkıda bulunmak için Paris’e gönderir. Ancak işler pek de öyle gitmez. Sabrina iki yıl sonra geri döner ve o artık yaşamı ve zevklerini öğrenmiş, son derece dikkat çekici ve hoş bir hanımefendi olmuştur. Onun bu karşı konulması zor büyüsü karşısında David’in başı dönecektir. Ancak tam da o esnada aile, iş hayatını garanti altına alan bir planlama ile David için farklı planlar yapmıştır. David, bir şirket evliliği dahilinde Elizabeth ile nişanlanmıştır. Sabrina ile yaşanabileceklere engel olmaya çalışan David’in ağabeyi Linus ise farkında bile olmadan Sabrina’nın çekim alanına girmiş olacaktır. 
Filmin senaristi Ernest Lehman, ilk olarak bu çalışması ile Onursal Akademi Ödülü’ü almıştır.

 Audrey Hepburn'ün filmde giydiği kıyafetler en dikkat çeken kısım. Filmin başından itibaren küçük bir kız çocuğundan alımlı genç bir kadına dönüşme sürecinde kullandığı saç modelleri,aksesuarlar,elbiseler arşivlik görüntüler çıkartıyor ortaya.Ayrıca Audrey Hepburn'ü en beğendiğim dönemlere ait filmlerinden birisidir bu. Çehresi,bakışı çok taze,genç ve sevimli gelir bana. O dönem yaptığı makyajın da bunda etkisi olabilir. 

Bu arada baş rollerden birisi yine Humphrey Bogart, kendisine William Holden eşlik ediyor. Bogart'ın soğuk,mesafeli ve ağır duruşu bu filmde de değişmezken Holden genç,sempatik,uçarı ve yakışıklı adamı canlandırıyor.




5.ROMAN HOLİDAY -(1953)-


Roma Tatili 1953 ABD yapımı romantik komedi filmidir. Özgün adı Roman Holiday olan film Kasım 1954 tarihinde İstanbul'da LaleAr ve Elhamra sinemalarında aynı anda gösterilmiş ve haftalarca vizyonda kalmıştır.

Başlıca rollerinde Gregory PeckAudrey Hepburn ve Eddie Albert oynamışlardır. Filmde Avrupa'nın kraliyet ailelerinden birine mensup bir prensesin diplomatik Roma ziyareti sırasında resmi protokollerden sıkılarak gizlice elçilik binasından kaçması ve sıradan bir genç kız görünümünde sokaklarda dolaşırken Amerikalı bir gazete muhabiri ile tanışmaları, şehri gezerlerken birbirlerine aşık olmaları anlatılmaktadır.



Film tam 10 dalda aday gösterildiği Akademi Ödüllerinden üçünü kazanmıştır. Belçika asıllı aktris Audrey Hepburn'ün En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazandığı bu film aynı zamanda onun bir star haline gelerek dünya çapında tanınmasını da sağlamıştır


İşte bu en sevdiklerimden birisi.Yine Audrey Hepburn evet. Ama o kadar başarılı filmleri var ki hiçbirini es geçmek istemiyorum. Bu filmde de sevdiğim noktalar var tabii. Özellikle prensesin kuaföre gidip saçlarını kısacık kestirdiği o sempatik anlar görülmeye değer. 




6.A BOUT DE SOUFFLE
 SERSERİ AŞIKLAR -(1960)-


Serseri Aşıklar (À bout de souffle) 1960 yapımı Jean-Luc Godard filmi. Film, Fransız Yeni Dalga akımının ilk örneklerindendir.

Serseri Aşıklar sinemada bir devrim niteliği taşıyan belli başlı 5-6 
,filmden biridir. Diğer kültler gibi sinemaya çok temel şeyler sokmamasına rağmen artık "belli başlı kurallar" diye nitelendirilen şeylere bağlı kalmadan da güzel şeyler yapılabileceğini ve aslında sinema adlı daha bebekliğini yaşayan bir sanatta öyle pek de sıkı kurallar olmadığını vurgulayan bir yapıttır. Tabii ki Avrupa sinemasının üstünlüğü tekrar ele aldığı 20 yıllık dönemi başlatan filmdir. Godard Amerika adlı şeyle ilgili ne düşünüyorsa bu filmde bunları değişik bir üslupla dile getirmiştir

Filmdeki bir başka önemli ikili ise Jean Seberg ve Jean Paul Belmondo'dur. Film, ikisini de aynı anda zirveye taşımışdı. 20'li yaşlardaki iki genç oyuncunun performansları dönemin gazetelerin de tesiriyle efsanevi bir şöhret kazandırdı.



Michel Poiccard (Jean-Paul Belmando), Marsilya’da bir otomobil 

çalar ve yolda bir polis öldürür. Paris’te Champs Elysées’de New 

York Herald Tribune gazetesi için stajyerlik yapan genç Amerikalı 

Patricia’yı (Jean Seberg) bulur. Daha önce bir kaç gece birlikte 

olmuşlardır.Bir yandan Michel polis tarafından aranırken eski 

arkadaşlarıyla buluşup Roma’ya gidecek parayı almaya elde 

etmeye çabalar. Bu arada Patricia’yı da yanında götürmek ister. 

Patricia Michel’in cazibesine karşı koymakta güçlük çeker, 

duygularından emin olamaz.Sonunda Patricia ile birlikte kaçak 

hayatına başladıklarında kız onu polise gammazlar. Michel 

Montparnasse’da bir sokakta vurulur.




ve ve ve ve... beni takip edenler bilir büyük bir Jean Seberg hayranıyımdır. Kısacık saçları,minimal tarzı,havası hep bir başkadır. Amerika doğumlu bir aktris olmasına karşın oyunculuk kariyerinin büyük bir çoğunluğunu Fransa da geçirmiştir. Kendisiyle tanışıklığım da Fransız filmlerine ilgim sayesinde oldu aslında. Sonrasında var olan tüm filmlerini ulaşabildiğim ölçüde izlemeye çalıştım. 
O filmlerden ilki ise Seberg'ü sinemada üne kavuşturan "A Bout de Souffle" isimli yapıt. Türkçe çeviride "Soluk Soluğa" ve "Serseri Aşıklar" olarak da biliniyor.


..."Seberg ün kısacık saçları ile oynadığı roller kadın özgürlüğünün en büyük simgesi olmuştur."





7.BONJOUR TRISTESSE 
GÜNAYDIN GÜZÜN -(1959)-


Günaydın Hüzün  Otto Preminger'in yönettiği 1958 ABD yapımı film. Françoise Sagan'ın aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Film renkli ve siyah beyaz sekanslar içermektedir. 1950'ler için sıradışı sayılabilecek bu durum sessiz filmlerde ve ilk sesli filmlerde yoğun olarak kullanılıyordu.


Genç bir kız olan Cécile, Fransız Rivierası'nda zengin babası Raymond ile yaşamaktadır. Raymond'ın eski eşinin kültürlü ve olgun bir arkadaşı olan Anne küçük bir ziyaret için Raymond'ın villasına gelir. Bu ziyaret Cécile'i babası ile paylaştığı disiplinsiz yaşamı rahatsız edeceğini düşündüğünden rahatsız eder.
Anne'e verdiği sadakat sözüne rağmen Raymond çapkınlık alışkanlığından vazgeçemez. Cécile, babasının genç ve aklı havada metresi Elsa'nın da yardımıyla, Anne ile ilişkisini bitirebilmek için elinden geleni yapar. Kızın kibiri ve babanın hovardalığı Anne'i trajik sona doğru sürükler.


Listeye Jean Seberg filmiyle devam ediyorum. Oynadığı filmler içinde kendi adıma en iyi kurguya sahip ikinci film. Filmde karakterlerin mutlu zamanları renkli, başlarına gelen olaydan sonraki yaşantıları siyah olarak yansıtılmış. Bu durum benim çok hoşuma gitti. Mantık olarak çokça basit ama uygulandığı halini görmek konunun genelini anlamlı kılmış. 

Seberg'ün kısacık saçları bu filmde de aynı. Kullandığı (alt fotoğraf) Givenchy markalı siyah elbise inanılmaz güzel değil mi? 

Filmin ismiyle aynı adı taşıyan "Bonjour Trıstesse" isimli Fransızca  şarkıyı dinlediğinizde siz de çok seveceksiniz.




8.LOVE İN THE AFTERNOON 
ÖĞLEDEN SONRA AŞK -(1957)-



6 Oscar Ödüllü yönetmen Billy Wilder'in yönetmenliğini yaptığı 

sinema filmi "Love In The Afternoon" (Öğleden Sonra Aşk), 1957 

senesinde (ülkemizde 1959) vizyona girdi. Filmde Amerikan aktör 

Gary Cooper ve Belçikalı aktris Audrey Hepburn başrolleri 

paylaşıyor.Claude Chavasse, eşini aldatan eşler, birbirlerini 

dolandıran kardeşler, mirasyediler veyahut salt kimlik belirlemek 

için para karşılığı hafiyelik yapan bir adamdır. Claude'nin kızı 

Ariane ise, henüz gençlik çağlarını yaşamakta olan, aklı beş karış 

havada, aşka hevesli ve hayata karşı pek meraklı bir kızdır. Çello 

eğitimi alan genç Ariane, bir akşamüstü babasına gelen müşterinin 

sözlerine kulak misafiri olur ve genç kız, kendini hayatını 

kurtardığı çapkın bir milyarderin kollarında, hem de sırılsıklam 

aşık bulur.


Hani Sabrina için en sevdiklerimden birisi demiştim ya işte bir diğeri de kesinlikle bu film. Kuşkusuz oluşturduğum liste içinde en sağlam senaryo, oyunculuk, mekan,tasarım özelliğine sahip yapıt.Çok masum bir aşk hikayesi anlatılıyor. Öyle ki genç bir kızın kocaman yalanlar üzerine kurduğu, bu beklentisiz aşk insanı güldürüp sonunda ise ağlatıyor.




9.MODERN TİMES
MODERN ZAMANLAR -(1936)-


Asri Zamanlar  ya da Modern Zamanlar, 1936 ABD yapımı romantik komedi filmidir. Özgün adı Modern Times olan film daha sonraki gösterimlerinde Modern Zamanlar adıyla da gösterilmiştir.

Filmin yapımcısı, senaryo yazarı, yönetmeni ve başrol oyuncusu Charles Chaplin 'dir. Ayrıca filmin müzikleri de Charles Chaplin'e aittir. Filmin diğer başrol oyuncusu ise Paulette Goddard 'dır. Chaplin, aralarındaki yaş farkına rağmen çekimler bittikten sonra rol arkadaşı Goddard ile evlendi, bu Chaplin'in 3. evliliğiydi.

Her ne kadar filmde bazı ses ve müzik efektleri kullanılmış da olsa bu sessiz bir filmdir ve Chaplin'in çevirdiği son sessiz filmdir. Chaplin bu 'sessiz' filmi çevirdiği tarihte sinemada ses yaklaşık 10 yıldan beri kullanılmaktaydı. Chaplin, hem sessiz filmlerin duyguları daha iyi yansıttığını düşünüyordu hem de farklı dillerdeki insanların da bu şekilde onu anlayabileceğine inanıyordu.




Bir fabrikada montaj hattında monoton bir işte ve delicesine bir tempoda çalıştırılan bir işçi (Charles Chaplin) tempoya ayak uyduramaz ve zamanla ruhsal çöküntüye uğrar. Monoton vida sıkma işinden alınarak deneysel bir 'otomatik yemek yedirme makinası'nda kobay olarak kullanılır. Bir dizi şanssız olay sonucunda patronları onun delirmiş olduğuna kanaat getirerek bir akıl hastanesine gönderirler. Buradan çıktığında da tesadüfen elinde salladığı kırmızı bir bayraktan ötürü komünist bir provokatör zannedilerek bu kez de hapishaneye gönderilir. Burada toplu bir firarı engellediği için ödül olarak serbest bırakılır. Sokakta babası grev sırasında öldürülen bir genç kızla tanışır ve onun arkadaşı ve koruyucusu olur. Ona bakabilmek için birkaç işe girer ama hepsinden de kısa sürede atılır, zaman zaman da tekrar hapse girer çıkar. Hapiste olduğu bir zamanda kız gece kulüplerinden birinde dansöz olarak çalışmaya başlar ve Şarlo'ya da aynı yerde bir iş bulur. Serbest bırakıldıktan sonra işe başlayan Şarlo, masalara şarkı söyleyerek servis yapan bir garson olarak kısa sürede büyük bir başarı kazanır, ama bu mutlulukları uzun sürmez. Zira yetimhane yetkilileri kızı geri alabilmek için peşlerindedir ve ikili mecburen oradan kaçmak zorunda kalır. Bütün olanlardan yılan genç kız moralsiz bir şekilde "Bunca zahmete değer mi?" deyince Şarlo ünlü repliğini tekrarlar: 



..."Gülümse, umudunu kaybetme, başaracağız" 


(Filmin tema müziğinin adı da Smile dır ve bu replik sinema tarihine ara yazısı ile verilmiş son replik olarak geçecektir). Son sahnede tüm Şarlo filmlerinde olduğu gibi ikiliyi Kaliforniya otoyolunda yeni maceralara doğru giderlerken görürüz.



10.COUNTRY GİRL
TAŞRALI KIZ -(1954)


Taşralı Kız1954 ABD yapımı psikolojik dramatik filmdir.Özgün adı The Country Girl olan filmin senaryosunu Clifford Odets'in aynı adlı tiyatro eserinden George Seaton yazmış ve yönetmiştir. Filmin başlıca rollerinde Grace KellyBing Crosby ve William Holden oynamıştır.



Yıldızı sönmüş şarkıcı/aktör Frank Elgin (Bing Crosby),tiyatro yönetmeni Bernie Dodd (William Holden) kendisine yeni bir müzikalde başrol teklif edince parlak günlerine geri dönebilmek için bir şans yakaladığını düşünür.Ancak Frank çocuklarının ölümünden sonra alkole sığınmış ve kendine güvenini kaybetmiş bir adamdır.En ufak sorumluluklardan bile kaçmaktadır ve tüm kararları karısı Georgie (Grace Kelly)'ye bırakmış gözükmektedir.gözükmektedir. Georgie kocasını yüreklendirmek için gayret sarfederken her geçen gün biraz daha umudunu kaybetmektedir.Bernie ise Frank 'in kendine olan güvensizliğinin nedeninin karısı Georgie olduğunu düşünmektedir.



Listemin son filmi bir Grace Kelly filmi. Grace Kelly'nin izlediğim filmleri açısından genel bir değerlendirme yapmam gerekirse kademe kademe oyunculuk başarısını arttıyor, özellikle "Rear Window" (arka pencere) isimli yapıtla aynı yılda çekilen bir film olmasına rağmen Country Girl'de ki performansı çok daha başarılı. Mağrur,hüzünlü ve onurlu duruşu olan kadını canlandırdığı bu filmde ben kendisini oldukça beğeniyorum. Bu başarısı zaten Grace Kelly'e "En İyi Kadın Oyuncu Oscarı'nı" da beraberinde getirmiştir. 

Özellikle High Society filmini izlemenizi de öneririm. Orada bambaşka bir Grace göreceksiniz. O kadar hareketli,şımarık ve mimik ustası ki bayılacaksınız eminim. Orada bu filmde olduğu gibi kendisine Bing Crosby eşlik ediyor.

Gerçekten Crosby çok ayrıcalıklı bir adam benim gözümde, o şarkı söylesin ben saatlerce onu dinleyeyim. Zaten müzikal altyapısı olan bir oyuncu. Burada ki en iyi oyunculuklardan birisi de kesinlikle ona ait.

 

Evet ilk listemin sonuna geldik. Bu listenin ikincisini hatta üçüncüsünü hazırlamayı planladığımı şimdiden söyleyebilirim. Yazmış olduğum her film başta da belirttiğim gibi kendi zevkim çerçevesinde oluşturulan önerilerdir. Yorumlarınızı bekliyorum. Bir sonraki blog yazımda görüşmek üzere,

HOŞÇA KALIN...